Bu kitabı almam aslında kafamda planladığım bi bilim kurgu senaryosuyla ilgili araştırma yapmak istemem sayesinde oldu. Sürekli hayaller kuran bir insan olduğumdan artık bu hayalleri yazıya dökmeye karar vermiştim. Genelde yatmadan önce çeşitli film senaryoları oluştururum kafamda. Hatta bazen bunları düşünmekten uyuyamayıp bütün gün şiş gözlerle dolanabiliyorum. Bu kez ablamın anlattığı bir filmden ve uzun zaman heyecanla takip edip sonra sıkıldığım Fringe dizisinden etkilenip kafamda bir senaryo oluşturdum. Bunu da arkadaşlarıma ve ablama anlattım ve biraz geliştirilmesi gerektiğini söylediler. Bende ilk olarak biraz fantastik, bilim kurgu türünde kitaplar okuma kararı aldım. Böylece en azından biraz fikir sahibi olacaktım daha sonra da biraz daha akademik şekilde küçük hikayemin konusunu araştıracaktım. Her neyse biraz internette araştırma yaptım ve bugüne kadar nasıl okumadığıma şaştığım bu kült kitabı gidip aldım. Tabi okumak için not aldığım kitapların arasından ilk bunu almamın nedeni tabiki ismi :) Douglas Adams Otostopçunun Galaksi Rehberi'ni bir radyo programı olarak yapıyormuş ve daha sonra kitap haline getirmiş. Bilim kurgu tarzı kitapları aslında severim ama ilk tercihlerim arasında değillerdir. Ancak şu ara hayal aleminde olduğumdan 180 derece dönüp bu işe adayacağım kendimi sanırım. Zira çok da bir çaba sarf etmeme gerek yok hep böyle şeyler düşündüğümden :) Hem insanların hayal gücünün nereye kadar gidebileceğini görmek biraz da kendi hayal gücümle karşılaştırmak son derece zevkli geliyor bana. Bu serinin diğer 4 kitabını da hemmen alıp okumaya başlayacağım. Şimdi gelelim kitapla ilgili fikirciklerime. Açıkçası kitabı daha bitirmedim son 5 sayfam falan var. Yaklaşık 1 haftadır da erteliyorum son sayfaları bitirmeyi. İçten içe bitsin istemiyorum sanırım. Son derece akıcı ve basit bir dille yazılmış, çeviri bir kitap olmasına rağmen bunu hiç hissetmiyorsunuz. E tabi sürekli olay içinde geçen bir kitap olduğundan da yazı uslup falan çok göze batmıyor. Evrende yalnız olmadığımızı hatta evrende Dünya'nın bizim sandığımız gibi bir anlamı olmadığını şu şekilde özetliyor Adams ; Otostopçunun Galaksi Rehberinde Dünya'nın tanımı ÇOĞUNLUKLA ZARARSIZ. Evet sadece bu kadar. Hani hepimiz kendimizi dünyanın merkezi sanırız tabi dünyayı da evrenin. Ama otostopçunun galaksi rehberine göre hiçbir anlamımız yok. Beni kitaba iyice yapışık hale getiren bu tanım oldu galiba, zaten daha hikayenin başlarında da yer küre yok oluyor. Bu yüzden bayıldım kitaba çünkü bize ne kadar önemsiz olduğumuzu bu kadar net bir tavırla hissettirmesi çok hoşuma gitti. Okurken Dünya'dan uzaklaşabilmem ve tam anlamıyla olayın içindeymiş gibi hissedebilmem de bu nedenle olsa gerek. Büyük ihtimal bu gün ya da yarın bitireceğim (umarım :) ) ve diğer kitaplara başlayacağım.
Kitaptan notlarım
"Ben var olduğumu kanıtlamayı reddediyorum" der, Tanrı, "çünkü kanıt inancı yadsır ve inanç olmadan ben bir hiçim."
Otostopçunun galaksi rehberinin havlular hakkında söyleyecek bir çift sözü bulunmaktadır. Bir havlu, der, yıldızlar arası seyahat eden bir otostopçunun sahip olabileceği neredeyse en önemli şeydir. Bir havlu büyük bir psikolojik değere sahiptir. herhangi bir sebeple şuursuz bir gezgin (otostopçu olmayan) bir otostopçunun yanında havlusunun olduğunu fark ederse otomatik olarak bir diş fırçası, yüz koruyucu maske, bisküvi, termos, pusula, harita, bir yumak ip, sivrisinek ilacı, yağmurluk, uzay giysisi, vs vs.. olduğunu da varsayacaktır. Üstelik bunun da ötesinde o şuursuz gezgin bunlardan herhangi birini veya otostopçunun "kazara kaybetmiş" olabileceği bir düzine başka eşyayı ona seve seve ödünç verecektir. Çünkü o şuursuz gezgin, otostopla galaksiyi kat eden, yalnızca temel ihtiyaçlarını gidererek zorlu şartlarda yaşayan, korkunç tehlikelerle savaşıp galip gelen ve hala havlusunun yerini bilen birinin hiç şüphesiz baş etmesi güç biri olduğunu düşünecektir.
Evrenin bir başka köşesinde ise şu sorulara yanıt aranmaktadır.
İnsanlar neden doğar, neden ölür? Neden bu ikisi arasında geçen zamanın büyük bir bölümünü dijital kol saatleri takarak geçirirler ?
Bu sorulara yanıt vermesi için bir makine yaparlar ve şu soruyu sorar filozoflar;
Bu makine ertesi sabah size Tanrı'nın kahrolası telefon numarasını verecekse, bizim gece yarılarına kadar oturup Tanrı'nın var olup olmadığını tartışmamız neye yarar?
Bu filmi her ne kadar sinemada izlemek istemiş olsam da bir türlü vakit bulup da gidememiştim. Ancak geçtiğimiz cuma günü izleme imkanı buldum. Hem Oscar da yaklaşmışken aday filmleri izlemek istediğimden hem de o akşam misafirlerimiz de benle aynı düşündüğünden internetten bulup filmi izledik. Ama malesef 3d olmamasının eksikliğini hissettik çoğu sahnede. Yine de keyifle izledik filmi. Life of pi adından da anlaşıldığı üzere Pi adındaki hintli bir adamın deniz kazasından kurtulma hikayesini anlatıyor. Pi kendini hem hindu hem müslüman hem de hıristiyan olarak kabul ediyor. Burdan bi belli ediyor zaten kendini :) hem namaz kılan hem amen diyen hem hint tanrılarını kabul eden Pi kafa karışıklığından yapmıyor bunu. Ona göre tek bir din bazı şeyleri açıklamakta yetersiz kaldığında hemen bir diğeri imdadına yetişiyor. Diğer insanlardan baya farklı bir karakter anlayacağınız. Filmde büyük önemi olan "Richard Parker"la tanışma sahnesine gelirseeek aslında bu bir nevi dönüm noktası oluyor filmde. richar parker bir kaplan. Onunda adının tuhaf bir hikayesi var. Bu açıdan ne kadar da benziyorlar. Babasının Pi parker.2dan uzak dursun ve onun tehlikeli bir "hayvan" olduğunu anlaması için ilk başta pek de tasvip etmediğim ama daha sonra ona hak verdiğim bir şey yapıyor. Kaplanın bir başka hayvanı nasıl öldürdüğünü Pi'ye izletiyor. Burada şöyle bir not düşmeliyim.