6 Mart 2013 Çarşamba

Otostopçunun galaksi rehberi



Bu kitabı almam aslında kafamda planladığım bi bilim kurgu senaryosuyla ilgili araştırma yapmak istemem sayesinde oldu. Sürekli hayaller kuran bir insan olduğumdan artık bu hayalleri yazıya dökmeye karar vermiştim. Genelde yatmadan önce çeşitli film senaryoları oluştururum kafamda. Hatta bazen bunları düşünmekten uyuyamayıp bütün gün şiş gözlerle dolanabiliyorum. Bu kez ablamın anlattığı bir filmden ve uzun zaman heyecanla takip edip sonra sıkıldığım Fringe dizisinden etkilenip kafamda bir senaryo oluşturdum. Bunu da arkadaşlarıma ve ablama anlattım ve biraz geliştirilmesi gerektiğini söylediler. Bende ilk olarak biraz fantastik, bilim kurgu türünde kitaplar okuma kararı aldım. Böylece en azından biraz fikir sahibi olacaktım daha sonra da biraz daha akademik şekilde küçük hikayemin konusunu araştıracaktım. Her neyse biraz internette araştırma yaptım ve bugüne kadar nasıl okumadığıma şaştığım bu kült kitabı gidip aldım. Tabi okumak için not aldığım kitapların arasından ilk bunu almamın nedeni tabiki ismi :) Douglas Adams  Otostopçunun Galaksi Rehberi'ni bir radyo programı olarak yapıyormuş ve daha sonra kitap haline getirmiş. Bilim kurgu tarzı kitapları aslında severim ama ilk tercihlerim arasında değillerdir. Ancak şu ara hayal aleminde olduğumdan 180 derece dönüp bu işe adayacağım kendimi sanırım. Zira çok da bir çaba sarf etmeme gerek yok hep böyle şeyler düşündüğümden :) Hem insanların hayal gücünün nereye kadar gidebileceğini görmek biraz da kendi hayal gücümle karşılaştırmak son derece zevkli geliyor bana. Bu serinin diğer 4 kitabını da hemmen alıp okumaya başlayacağım. Şimdi gelelim kitapla ilgili fikirciklerime. Açıkçası kitabı daha bitirmedim son 5 sayfam falan var. Yaklaşık 1 haftadır da erteliyorum son sayfaları bitirmeyi. İçten içe bitsin istemiyorum sanırım. Son derece akıcı ve basit bir dille yazılmış, çeviri bir kitap olmasına rağmen bunu hiç hissetmiyorsunuz. E tabi sürekli olay içinde geçen bir kitap olduğundan da yazı uslup falan çok göze batmıyor. Evrende yalnız olmadığımızı hatta evrende Dünya'nın bizim sandığımız gibi bir anlamı olmadığını şu şekilde özetliyor Adams ; Otostopçunun Galaksi Rehberinde Dünya'nın tanımı ÇOĞUNLUKLA ZARARSIZ. Evet sadece bu kadar. Hani hepimiz kendimizi dünyanın merkezi sanırız tabi dünyayı da evrenin. Ama otostopçunun galaksi rehberine göre hiçbir anlamımız yok. Beni kitaba iyice yapışık hale getiren bu tanım oldu galiba, zaten daha hikayenin başlarında da yer küre yok oluyor. Bu yüzden bayıldım kitaba çünkü bize ne kadar önemsiz olduğumuzu bu kadar net bir tavırla hissettirmesi çok hoşuma gitti. Okurken Dünya'dan uzaklaşabilmem ve tam anlamıyla olayın içindeymiş gibi hissedebilmem de bu nedenle olsa gerek. Büyük ihtimal bu gün ya da yarın bitireceğim (umarım :) ) ve diğer kitaplara başlayacağım.

Kitaptan notlarım

"Ben var olduğumu kanıtlamayı reddediyorum" der, Tanrı, "çünkü kanıt inancı yadsır ve inanç olmadan ben bir hiçim."

Otostopçunun galaksi rehberinin havlular hakkında söyleyecek bir çift sözü bulunmaktadır. Bir havlu, der, yıldızlar arası seyahat eden bir otostopçunun sahip olabileceği neredeyse en önemli şeydir. Bir havlu büyük bir psikolojik değere sahiptir. herhangi bir sebeple şuursuz bir gezgin (otostopçu olmayan)  bir otostopçunun yanında havlusunun olduğunu fark ederse otomatik olarak bir diş fırçası, yüz koruyucu maske, bisküvi, termos, pusula, harita, bir yumak ip, sivrisinek ilacı, yağmurluk, uzay giysisi, vs vs.. olduğunu da varsayacaktır. Üstelik bunun da ötesinde o şuursuz gezgin bunlardan herhangi birini veya otostopçunun "kazara kaybetmiş" olabileceği bir düzine başka eşyayı ona seve seve ödünç verecektir. Çünkü o şuursuz gezgin, otostopla galaksiyi kat eden, yalnızca temel ihtiyaçlarını gidererek zorlu şartlarda yaşayan, korkunç tehlikelerle savaşıp galip gelen ve hala havlusunun yerini bilen  birinin hiç şüphesiz baş etmesi güç biri olduğunu düşünecektir.

Evrenin bir başka köşesinde ise şu sorulara yanıt aranmaktadır.
İnsanlar neden doğar, neden ölür? Neden bu ikisi arasında geçen zamanın büyük bir bölümünü dijital kol saatleri takarak geçirirler ?

Bu sorulara yanıt vermesi için bir makine yaparlar ve şu soruyu sorar filozoflar;
Bu makine ertesi sabah size Tanrı'nın kahrolası telefon numarasını verecekse, bizim gece yarılarına kadar oturup Tanrı'nın var olup olmadığını tartışmamız neye yarar?

19 Şubat 2013 Salı

Life of pi

Bu filmi her ne kadar sinemada izlemek istemiş olsam da bir türlü vakit bulup da gidememiştim. Ancak geçtiğimiz cuma günü izleme imkanı buldum. Hem Oscar da yaklaşmışken aday filmleri izlemek istediğimden hem de o akşam misafirlerimiz de benle aynı düşündüğünden internetten bulup filmi izledik. Ama malesef 3d olmamasının eksikliğini hissettik çoğu sahnede. Yine de keyifle izledik filmi. Life of pi adından da anlaşıldığı üzere Pi adındaki hintli bir adamın deniz kazasından kurtulma hikayesini anlatıyor. Pi kendini hem hindu hem müslüman hem de hıristiyan olarak kabul ediyor. Burdan bi belli ediyor zaten kendini :) hem namaz kılan hem amen diyen hem hint tanrılarını kabul eden Pi kafa karışıklığından yapmıyor bunu. Ona göre tek bir din bazı şeyleri açıklamakta yetersiz kaldığında  hemen bir diğeri imdadına yetişiyor. Diğer insanlardan baya farklı bir karakter anlayacağınız. Filmde büyük önemi olan "Richard Parker"la tanışma sahnesine gelirseeek aslında bu bir nevi dönüm noktası oluyor filmde. richar parker bir kaplan. Onunda adının tuhaf bir hikayesi var. Bu açıdan ne kadar da benziyorlar. Babasının Pi parker.2dan uzak dursun ve onun tehlikeli bir "hayvan" olduğunu anlaması için ilk başta pek de tasvip etmediğim ama daha sonra ona hak verdiğim bir şey yapıyor. Kaplanın bir başka hayvanı nasıl öldürdüğünü Pi'ye izletiyor. Burada şöyle bir not düşmeliyim.
Pi kaplanı bir hayvan veya tehlikeli bir yaratık olarak görmek şöyle dursun onu "arkadaş" olarak görüyor.
Babası ise Pi'ye kaplanın gözünde gördüklerinin kendi hislerinin yansıması olduğununu söylüyor. Bu kısmı kaçırdığımızdan filmin sonuna dek saldakilerin kaplan orangutan sırtlan ve zebra olduğunu sandık. Oysa Baba'nın bu cümlesi her şeyi özetliyor. Richard Parker aslında yalnızca Pi'nin yansıması. Richard'ın orangutan(yani Pi'nin annesi) öldükten sonra ortaya çıkması da bi yerde bunun kanıtı gibi bir şey. Hatta Pi'nin içindeki karanlık taraf da diyebiliriz. Hayatta kalmasını Richar'da borçlu olduğunu söylüyor Pi. Burada da yine haklı. Çünkü Pi Richard'ı yani onun karanlık da olsa "güçlü" yanını hayatta tutmak istiyor ve bu şekilde "hayatta kalabiliyor." Karaya çıktıklarında ise Richard arkasına bile bakmadan ormana doğru yol alıyor. Ki bu da Pi'nin tüm bu olanları ve kendi yansımasını orada terk ediyor ve tabi onlarda onu. İşin açığı biz bu kısımları anlayamadık ta ki filmin son dakikalarında durdurup biraz düşünene dek. Çünkü bu kaplan hikayesi çok daha insani ve "inanmak" istediğimiz şey de bu. Hatta epey tartışmak zorunda kaldık ama sonunda bu tuhaf ama "insani" hikayenin aslında ne kadar gerçek dışı olduğunu anladık. Şöyle de bir şey var ki film boyunca da bizi bir hayal alemine sürüklüyorlar zaten. Pi'nin okyanusa baktığında ki sahneler ya da o adadaki sahneler. Böyle böyle bizi uyutuyorlar yani :) Tabii uyutmuyorlar bilinçli olarak yapılan bir şey ama bir yandan da bu sahneler bize mantığımızla değil kalbimizle inandığımızı hissettiriyor. Kısacası izlediğim için gayet memnun olduğum bir filmdi. 10da 8di diyebilirim bilmiş bir şekilde :)
 -3d izleseydim 10da 9 derdim ama malesef artık-

16 Şubat 2013 Cumartesi

Yüzyıllık yalnızlık



Yüzyıllık Yalnızlık

Bu kitabı ilk lisedeyken duymuştum. Ama ne yalan söyleyeyim pek de ilgimi çekmemişti o zamanlar. Adı irite etmişti beni. Hani yalnızlık olunca adı bende sandım ki sayfalarca bi insanın yalnızlığını anlatacak hep aynı klişe yani. Kitabın adını duymamdan yıllar sonra 2012de bir şekilde bu kitap evime girdi :) Ama bu sefer lisedeki gibi davranmadım direkt atladım kitaba. Belki aradan geçen zamanla kitabın adına karşı olan fikrim değiştiğinden belki de daha önceden adını duyduğum bu kitaba liseden eski bi tanıdık gözüyle bakmış olmamdan hemen başladım kitaba. Şimdi hem biraz kitabın içeriğinden hem de benim aklımdan kalanlardan yani bende bıraktıklarından bahsetmek istiyorum. Kitabın adını ilk duyduğunuzda aklınızda canlanan bir yalnızlıktan bahsetmiyor bu kitap. Biraz alttan alta ama derin şekilde hissetmenizi istiyor yalnızlığı. Öyle işte Gonzalo çok yalnızdı hep tek başınaydı cinsinden bir şey değil anlayacağınız. İşin aslı kitapta her hangi bir ana karakter yok. Bir aileyi nesilden nesile ve değişen çevre içerisindeki farklılaşması bir yandan da aynılaşması açısından anlatıyor. biraz karışık bir cümle oldu, aslında demek istediğim bu aile hem çok değişimler yaşıyor hem de tamamen aynı kalıyor. Kitaptaki "ana" kadın karakter için "Ursula" demek yanlış olmaz. Ama "ana"dan kastettiğim anne aslında :) Ursula üzerinden belkide birçok anne anlatılıyor. Kırsalda geçen hikayede Ursula aileyi bir arada tutan kendine has "tuhaf" denebilecek özelliklere sahip bir anne. Sorunlu çocukları (sorunlu demek pek doğru olmasa da başka bir kelime gelmiyor aklıma) ve garip bir kocası var Ursula'nın. Yaşadıkları yer de yine sürekli değişim içerisinde. Aslında alttan alta da hiç bir şey değişmiyor bu kasabada da. Bu Ursula karakteri bir çok yönden bizim "kadın anam" cinsinden. Kültürel açıdan bizim kültürümüzle epey örtüşüyor. Ancak şöyle bir durum var ki kitapta yadsınamayacak derecede ensest ilişki söz konusu. Belki herkes aynı şekilde düşünmeyebilir ama bana bu ilişkiler sapkınca olmaktan çok aslında bu "yalnızlık" olgusunun doğal bir sonucu gibi geldi ve bana kalırsa Marquez'inde demek istediği şey bu. Aile o kadar kapalı ki zaten kitapta çok az grubun dışından (ailenin) kişiden söz ediliyor. Endogamik terimini bir aile için kullanmak ne derece doğru bilemiyorum ancak bu aile ilişkiler konusunda evlilik de dahil olmak üzere tam bir kapalı kutu. Günümüzde yahut geçmişte herhangi bir yerde böyle bir aile olabilir mi diye soracak olursak benim fikrimce tam da böyle aileler var. Üstelik çok da uzağımızda değil. Anlatılan olayda ki bir diğer nokta da açıkca görülen "doğa üstülük". Bu doğa üstülük ise aileye ilk olarak kasabaya gelen "çingeneler" ile geliyor. Halbuki çingeneler her dönem öyle ya da böyle dışlanmış grubun dışına atılmış kişilerdir. Bu kadar horlanan dışlanan çingeneler farkında bile olmadan bir çok kişinin hayatının bel kemiği hayal gücünü etkileyip çekip gidiyorlar. Bunu öyle büyük şeylerle de yapmıyorlar üstelik kurulabilen bir oyuncak kadar küçük şeyler insanları o güne kadar hiç farketmedikleri hayal dünyalarıyla başbaşa bırakıyor. ve olaylar gelişiyor ..